Eti de Kemiği de Çocuğumun

Yıl 2001 Amerika’dan yeni dönmüştük. Eşim muayenehanesini kapatmıştı, ben de üniversitede idim. Krizin tepe noktası, paramız ucu ucuna yetiyordu. Oğlum ilkokula başlayacaktı.

Eğitime çok özen gösterdiğimden, uzun süre özel okulları araştırmıştım. Çok beğendiklerim oldu ama yanından geçecek param yoktu. Galatasaray İlkokulu’nun kurası vardı. Okul ücretsizdi. Kura ile öğrenci alıyordu. Ama kuraya girmek o kadar pahalı geliyordu ki, her şeye rağmen katılmıştık. Kriz olduğu için herkes kuraya akın etmişti, şans çok çok düşüktü. Milli piyango çekilişi gibi bir çekiliş yapıldı, o meşhur Galatasaray Lisesi’nin görkemli bahçesinde. Katılımcılardan bir çocuğun numarasına iki kez isabet etmişti. Bu ne şanstı! Hayat ilginçtir, yıllar sonra o çocuk hasta olarak bana gelmişti. Galatasaray’da eğitimini tamamlayamamış, ayrılıp başka okula geçmişti. Sonuçta bize çıkmamıştı.

Oturduğumuz semtteki devlet okulu da iyi sayılırdı. Oraya kaydettim. Eşim ve ben anne babalarımızdan farklı olamadık diye, içimizden birbirimize fark ettirmeden üzülüyorduk. O yıllar öyle bütçe yapıyorduk ki, hiçbir tatile gidemediğimiz gibi dışarıda yemeğe de çıkamıyorduk. Her şeye rağmen hayatımızın en güzel yıllarıdır diyebiliriz. Sıkı bütçe bazen bunaltıyordu ama hayallerimiz çok güçlüydü. Öncelik sıralamasında en önde yer alan çocukların eğitimine para ayıramayışımız, bize çok koymuştu.

Oğlum 3. sınıfa gelmişti. Çok başarılı bir öğrencilik geçiriyordu. Sınıfın başarılı birkaç öğrencisinden biriydi. Bir gün yine kendisi gibi çok başarılı bir kız arkadaşı ile teneffüste yağmur sonrası topraktan çıkan solucanları izlerlerken, zil sesini kaçırdılar. Nöbetçi öğretmen sırtlarındaki önlükten yakaladığı gibi çekiştirerek müdür odasına disipline götürüp uyarıldılar. Ertesi gün okula çağrıldık. Öğretmeni neredeyse sinirden çıldırıyordu. Nasıl sınıfa geç girerler diyordu. Çocukların bu gecikmeyi ilk kez yaptıklarını, güzel bir doğa merakı sonucu gerçekleştiğini, anlayışla karşılanması gerektiğini ne kadar anlattıysak da anlamadılar. Aslında iyi bir öğretmendi ama klasikti, farklı yetenekleri keşfedecek yapıda değildi.

Eşim yeni ofis açmıştı. Kazanmaya yeni başlamıştı, biraz rahatlamıştık. Üçüncü sınıf bitmek üzereydi. Karar verdik, 4. sınıfa bu okulda başlatmayacaktık. Çok güzel bir özel okul ile konuşarak kaydını aldırdık.

Eski Anadolu tabiri ile eti senin, kemiği benim diyemezdik. Çocuklarımızın eğitiminde “eşimle aldığımız karar gereği” ortak bir sorunu çözerken, çocuğun haklı olduğu durumlarda, ben veya eşim ya da her ikimiz de yanlışsak, çocuğa saygı duyacaktık. Her zaman karşısında blok olarak duramazdık. Yani kemikleri de hiçbir zaman bizim olmamıştı. Kendisine ait idi. Gittiği özel okulu başarılı bir şekilde bitirdi. Girdiği sınavda derece ile yabancı bir okulu kazandı.

Bu üç farklı okul bize şunu gösterdi. Her okulun bir tarzı var. Çok yararlandılar, biz de veli olarak çok faydasını gördük, geliştik. Ama anladık ki, her okulun sonunda kendi tarzları ağır basıyor ve öğrenci farklılıkları kısmen ön plana çıkıyordu. Bu kötü bir şey değildi. Sonuçta bir grup eğitiminde bu şekilde genel başarıyı yakalayabilirlerdi. Sanki devlet okulunda devlete uyumlu bir kitle, yabancı okulda da uluslararası firmalara uygun  bir kitle yetiştiriliyordu. Eğitimin amacı buydu.

Ben bunu kabullenemezdim. Benim çocuğum tabii ki bir grup ve toplum içinde olacaktı ama zaman zaman da o toplumun kaderini değiştirecek faydalar da sağlamalıydı. Aile içinde bile bizi ikna edip, farklılıklarını kabul ettirmeliydi. O gün okulun önemli ama her şey olmadığını anlamıştım. Öğretmen haklı olabilirdi ama bazen haksız da olabilirdi. Kemiği benim olamayacağı gibi,  eti de öğretmenin olamazdı. Okul önemliydi ama önce benim çocuğum önemliydi. Artık oğlum okulu kazanmıyordu, okul oğlumu kazanmıştı. Artık etrafımdaki sınava giren çocuklara, “Hangi okul seni kazandı?” diye sormaya başlamıştım. Gözümde her çocuk parmak izi gibi farklı bir yetenekti.

Lisede çok başarılı oldu. Aynı zamanda çok sosyaldi. Greenpeace kulübünü kurdu ve kurucu başkanı oldu. Çok ödüller aldı. Sosyalliği, yardımlaşmayı o kadar içselleştirmişti ki, yurt dışı üniversite düşünmemesine rağmen, hazırda yurt dışı en iyi kabuller alabilecek dosyaya sahipti. Son yıllara doğru başkanı olduğu kültür kulübünde çok ağır bir çalışma yaptı. Haftalar sürdü. Aynı zamanda üniversite sınavına hazırlık yaptığı için, bu haline üzülüyorduk. Çalışmanın son günü öğretmeni yaşanan bir sıkıntının faturasını ona çıkardı. Üzücü konuştu. Oğlum sesini çıkarmadı ama perişan ve yıkılmıştı. Bir şekilde okul müdürü olayı duydu. Sosyal çalışmalarını çok iyi bilen müdür “Bunu sana mı yaptı?” diyerek öğretmeni haksız buldu. Öğretmenin pasif göreve çekileceğini öğrendiler. Tüm arkadaşları bu haberi kutladılar. Oğlumun etleri de kendinin olmuştu.

Yıllar sonra, zaman zaman sohbetlerde hocalarından bahsedildiğinde, hepsine iyiydi der ama bazılarında gözleri ışıldayarak!

Prof. Dr. Erol EGELİ
Kulak Burun Boğaz – Baş Boyun Cerrahı