Kafatasım Camdan

Amerika’ya eğitim için gittiğim ilk günlerde çok sayıda seminer ve makale saatleri beni şaşırtmıştı. İlk aylarda en çok dikkatimi çeken şey, hangi düzeyde olursa olsun insanlar aşırı fazla ve gereksiz soru soruyorlardı. Bazen de konu ile ilgili düşüncelerini bildiriyorlardı. Bunlar biraz aptal diyordum içimden, şu sordukları sorular veya ileri sürdükleri düşünceler bir ceviz kabuğunu doldurmazdı. Sanki soru soran, fikir sunan kendini fark ettiriyor, ben de varım demek istiyordu. Evet, içlerinde güzel sorular ya da fikirler de çıkıyordu, ama epeyce saçmaladıkları da oluyordu. Bu; öğrenci, asistan, uzman ve hatta profesör için bile geçerliydi.

İlk aylarda onların mantığını anlamaya çalıştım, zamanla bu duruma alışıyordum. Kafamda benim de bazı sorular ve düşünceler oluşuyordu, “Dur düşün!” diyordum içimden, ama düşündüğümde o anlayamadığım sorun saçma da olsa takip etmemde kopukluk yaratıyordu. Hani kafama takılan şeyi seminer sonunda sorabilsem, not alıp semineri dinlemeye devam edeceğim. Ama eğitim alışkanlığımız gereği “Soru, fikir saçma olabilir! Komik duruma düşme! Düşün! Aptal olma!” sesleri konudan beni koparıyordu.

Zaman daha çok geçti, aylar oldu geleli, çok fazla seminer ve makale saatine katılmıştım. Yine çok söz hakkı alıyorlardı ama artık sorularını ve düşüncelerini aptalca kabul etmemeye başlamıştım. Düşünüyordum, onlar mı daha akıllanmıştı, tabii ki cevap hayırdı. Peki, ben neden artık böyle düşünüyordum?

Uzun uzun düşündüm, yanıtını bulmam epey zaman aldı. Anladım ki, aslında soruların ve düşüncelerin hiçbiri aptalca olamazdı. Soru zaten anlaşılmayan kısmın irdelenmesi, düşünce ise olaya farklı bir bakış idi. Çok basit de gelse konuyu irdelemiş oluyordunuz.  Peki, ne idi buna aptalca dedirten? Etrafın sesi! Bizde, toplantıda sorulan soru basit ve çoğunluk cevabını biliyor ise, soran kişi ile geçilen dalga idi! Bu bir bakış, gülüşme, homurdanma, vesaire olabiliyordu. Aslında soruyu soran kişi doğruyu yapıyordu, ona saygı duymak yerine etraftaki çoğunluk “Ben çok biliyorum!” ifadesine giriyordu, küçültücü hareketlerle de kendini iyi hissediyordu, ya da iyiyim havasına sokuyordu. Konu ile ilgili düşünce nadiren belirtilirdi ve çoğu zaman ukalalık bile kabul edilebilirdi.

Oysa sorular hep konuyu irdelememizi sağlardı. Bazen sizde de olmaz mıydı? Hani bir soru gelirdi aklınıza, yanıtı çok basit olabilen. Bekleseniz, birkaç dakika sonra kendiniz yanıtını keşfedecektiniz. Yanıtını bulunca “İyi ki sormadım dersiniz, mutlaka çoğunluk biliyordur bunu, az kalsın milletin dalgasına vesile olacaktım!” dediğiniz olmaz mıydı?

Soruyu sormaz, kafanızda çözmeye çalışır dururdunuz. Süreç ilerler, konudan kopabilirdiniz. Tabii ki konunun ortasında soru sorulmayabilirdi, ama bilirdik ki bu soruyu seminer bitse de soramayacaktık. O zaman sen hani o eski büyüklerimizin söylemiyle “Kafanı taşa taşı kafana vur ve yanıtı bul!” derken, konu sizin için darmadağın olmuştur, verim kalmamıştır. Oysa bilseniz ki, bu aptalca kabul edilebilecek soruyu konu bitince çekinmeden sorabileceğim, takılmaz not alır daha güvenli olarak dinleyebilirdiniz.

Amerika’dan dönünce, çalıştığım kliniklerde uzunca yıllar Anabilim Dalı Başkanlığı ve de daha sonra Klinik Şefliği yaptım. Öğrendiğim güzel yöntemleri, davranış tarzlarını kliniklerimde uyguladım. Bu rahat soru sorma, fikir alışveriş kısımları öğrendiğim ve yerleştirmeye çalıştığım davranış biçimleri oldu.

Benim için düşünce işin en önemli kısmıydı. Düşünceye saygı çok önemliydi. Bir anlık yanlış düşünen, hataya düşen kişi ile asla dalga geçilmesine müsaade etmedim. Kişinin kendi yanlışını fark edip kendi gülse bile, etraf saygılı duruşunu kaybetmemeliydi. Üstelik bazen basit dediğimiz düşüncelerden önemli sonuçlar da çıkardı. Biz eğitildikçe aynı zamanda körleşmiyor muyduk?

Kliniklerimde uyguladığım seminer ve makale saatleri zamanla asistan ve uzmanlarımın ilgilerini yoğunlaştırarak kalitesini artırdı. Bir de fikir tartışma saatleri yapıyor, herkesin getirdiği yeni fikirler, çalışma saatlerinde ortada sakınmaksızın tartışılıyordu. Kimse birbiri ile dalga geçemezdi. Kimse kimseden fikir de çalamazdı. Her şey ortada idi ve sahibi belli idi. Herkesin kafatası şeffaflaşmıştı, sanki camdan olmuştu. Beyinlerimizin tüm kıvrımlarını neredeyse herkes görebiliyordu. Çekinilecek ne vardı ki? Biz bilim yapıyorduk. Bu ancak takdir edilesi bir şey olabilirdi.

Bir çalışmayı değerli kılan en önemli şey çalışmanın düşüncesiydi. Kim tarafından oluşturulduysa, o kişi “en kıdemsiz de olsa” o çalışmanın ilk sahibi olacaktı. Çalışmaya yön verecek düşünceler de önem sırasına göre kişilerin çalışmada yer almasını sağlıyordu. Teknisyenlik kısmı da önemliydi ama fikrin önüne asla geçemezdi. Bu kuralları en başta o kadar güzel oturtmuştuk ki, şeffaflaşmamıza çok katkısı oldu.

İlk zamanlarda kliniği bu davranış biçimine, başaracakları güzelliklere inandırmak kolay olmadı. Kıdemsiz biri soru sorduğunda, kıdemlilerin ona olan bakışlarından zaman zaman rahatsızlık hissediyordum. Bizde bir kıdemsizin biliyor gibi konuşması tamamen saygısızlık da kabul edilirdi. Biz bir cerrahi kliniktik. Haddini, sırasını bilmeliydi! Ama bilinmeyen bir şey vardı ki, o çok bilen biz kıdemliler zamanla körleşiyorduk! Yanlışlar yapabiliyorduk. Yanlışların düzeltilmesi yıllar alabiliyordu. Oysa o taze asistan, hatta öğrenci beyni, daha dolmamış beyin bize yanlışımızı erken bile fark ettirebilirdi. Ama söz hakkı bir verilseydi!

Kliniklerimde bir kural koymuştum. Konu bitiminde ilk söz hakkı en kıdemsizden başlayacak, en son kendime gelecekti. En çok saygıyı daha dolmamış, taze kıdemsiz asistan görecekti. Bunun kıdemlilerin hoşuna gitmediğini bakışlarından hissediyordum, ama bu durumdan dolayı şikayet almıyordum. İkinci bir kural da, soru soran kim ise, saygı gösterilecekti. Müdahale, küçümseme hareketleri olamayacaktı. Bunu ben sağlıyordum. Yazılı veya söylenen bir kural değildi. Ama herkesi soru sormaya, fikir bildirmeye zorluyordum ve dikkatle dinliyordum. Beni takip eden tüm uzman ve asistanlar da aynı hareketleri zaman içinde benimsediler.

Bir makale saatimizde, makale sunulduktan sonra en kıdemsiz asistan söz hakkı istedi. Makale dünyada kabul gören çok iyi bir Amerikan dergisinde yayınlanmıştı. “Hocam, bu makale baştan sona kadar yanlıştır” dedi. Uzmanlar “bak şu ukalaya!” der gibi dönüp ona baktılar. Asistanın sesi de bir gür, kendinden bir emin idi ki, anlatamam! Ama ben orda olmasam, nerdeyse herkes bu ukala adamı gırtlaklayacak ve dışarı atacak gibiydi. “Daha dünkü adama bak!”. “Dünyanın en saygın dergilerinden birinde yayınlanan çalışmaya, baştan sona nasıl yanlış derdi.” Hemen asistana “Niçin baştan sona yanlış?” olabileceğini sordum. “Hocam çalışmada bir çalışma grubu, bir de kontrol grubu var. Kontrol grubu seçimi yanlış olmuş. Böylece çalışmada yanlış kurgulanmış. Bunun sonuçları da doğru olamaz!” dedi. Ben de bir an anlamakta zorlanır gibi oldum ama haklıydı galiba, hepimizin dinlerken gözünden kaçmıştı. Uzmanlar birkaç geçersiz söylemle eleştirdiler. Kimse anlayamıyordu asistanın dediğini. Ben “Durun arkadaşlar, arkadaşımız galiba haklı!” dedim. Tekrar izah ettirdim. Net bir şekilde asistan haklıydı! Kontrol grubunun seçimi yanlış olmuştu. Asistanın haklı olduğunu, çalışmanın yanlış olduğunu defalarca “herkes anlasın diye” izah ettik.

İşte sonuç almıştık. En kıdemsiz asistanım dünyanın önemli bir dergisindeki yayını çürütmüştü. Tebrik ettim. Hemen karar aldım. Bunu dergiye yazmalıydık! Editöre mektup yazacak, yayındaki hatayı bildirecektik. Asistanım kendinden emin zafer duygusu ile bakarken, diğer herkes “Nasıl yani, biz, en saygın dergiye, editöre mektup!” düşünen gözleriyle bakıyordu.

Makale saati sonrası hemen çalışma grubu oluşturdum. Fikir sahibi asistan, iki uzman ve ben bu işi yapacaktık. Ve bu editöre mektupta asistan birinci isim olacaktı. Yazıyı dikkatli bir şekilde yazıp, gözden geçirdik. Asistan birinci isim konarak gönderdik. Kısa sürede yanıt geldi. Editor kabul etmişti. Bize teşekkür ediyordu. Ve sonraki aylarda dergide yazımız yayınlandı.

Herkese güven gelmişti. Artık herkes görevini biliyor, birbirine saygı duyuyordu. Sabah makale, seminer, fikir tartışma saatlerine mesai başlamadan zıpkın gibi uyanık geliyordu. Herkes fikrini söylemek, sorusunu sormak için can atıyordu. Fikir, soru çok değerliydi. Gülmek, dalga ne güne, soruyu soran kendi saçma olduğunu anlasa, gülse bile etraf saygı ile dinliyordu. Beyinlerimizin içi görünüyordu. Kafataslarımız sanki camdan gibiydi. Her gün parlatılan, buğulanmayan bir hale gelmişti. Biz bilim yapıyorduk, saklayacak neyimiz olabilirdi ki? Her şey ortada, her şey şeffaftı.

Yıllar sonra kliniklerimden çok sayıda proje üretildi. Türkiye’de en çok uluslararası yayın çıkaran kliniklerden biri oldu. Ödüller aldık. Başta o asistanım olmak üzere, birçok asistan ve uzmanım bugün doçent. Bazıları profesör oldu.

Arzu ettiğim bir tek şey eksik kaldı. Evet, ben onlara Türkiye üstü bir bilimsel tarz kazandırmıştım. Onlar da çıtayı ileri koyacak başka yenilikler ve “Benim düşünemediğim, beni hayrete düşüren!” tarzlar geliştirsin isterdim. Bu ne kadar gerçekleşti? Emin değilim, ama hala çok ümitliyim.

Prof. Dr. Erol EGELİ
Kulak Burun Boğaz – Baş Boyun Cerrahı